• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/muhsindemirtas
  • https://twitter.com/MuhsinDemirtas
Trabzon Tel Çit
Hava Durumu
Mustafa Varlı
mustafavarli@duakutuphanesi.net
MÜLKÜN TEMELİ
27/11/2020

Derler ki:

Halife Hz. Ömer (r.a), bir gün Mescid-i Haram’ı (Ka’beyi) genişletmek istemişti. Hz. Peygamber’in (s.a.s) amcası Hz. Abbas’ın evi de bu genişletme sınırları içinde olduğu için evin yıkılması, Hz. Abbas’a da evinin bedelinin ödenmesi yahut onun yerine başka bir ev yapılması konusunda bir karar çıkarmıştı.

Bunun üzerine Hz. Abbas, kendisinin rızası olmadan evinin yıkılmasına karşı çıkmış ve Hz. Ömer ile aralarında şu konuşma geçmişti:

Abbas: Ya Ömer, evimi yıkamazsın. Buna ben razı değilim.
Ömer : Ya Abbas, başka bir şey için değil, Allah’ın evi için yıkılacak.
Kâ’beyi genişletmek için.
Abbas: Kabul etmiyorum. Kâ’be için bile olsa evimi yıkamazsın.
Ömer: O halde aramızı bulabilecek bir hâkime (kadıya) başvuralım.
İstersen de karar verecek hâkimi (kadıyı) sen seç.
Abbas: Tamam. Kadı Şüreyh’i seçiyorum.
Ömer : Ben de kabul ediyorum.
Abbas: O halde sen devlet reisisin, Emiru’l-Mümininsin. Kadıya
haber gönder buraya gelsin kararını versin.
Ömer: Kadı (hâkim), kimsenin ayağına gitmez. Biz ona gitmeliyiz,
dedi ve ikisi birlikte kadı Şüreyh’e gittiler.
Kadı: Her ikisinden söyleyeceklerini dinledikten sonra, “ya Emira’l-
Müminin”diye söze başlayınca; Hz. Ömer hemen sözünü
kesti ve “Bana Emiru’l-Müminin diye hitap etme. Çünkü
biz mahkeme huzurundayız. Bana sadece Ömer de”dedi.
Kadı: O halde ey Ömer, Allah’ın evi olan Kâ’be, haramlara en uzak
olması gereken kutsal bir yerdir. Bunun için bedelini ödesen
ya da onun yerine başka bir yerde bir saray bile yaptırıp
versen, Abbas'ın rızası olmadan evini yıkamazsın. Buna hakkın
yoktur.
Ömer: (bu kararı çok beğendi ve) Sen ne kadar iyi, ne kadar adaletli
bir kadısın ey Şüreyh, dedi ve ona teşekkür etti.

Kadı’nın bu adaletli kararı ve halife olmasına rağmen Hz. Ömer’in bu tavrı üzerine, Hz. Abbas: “Ben de Allah rızası için evimden vazgeçiyorum ey Ömer” dedi ve evini bedelsiz olarak Kâ’benin genişletilmesi için bağışladı.

Daha sonraları Halife Hz. Ömer (r.a), kadı Şüreyh’i Şam bölgesine Adalet bakanı olarak tayin etti.

Bu olaydan asırlarca sonra yine görüyoruz ki; bizim cihana ün salmış atalarımız da aynı anlayışı, aynı ruhu yaşamışlar, böylece üç kıtayı idare etmişler ve “mülkün temeli” olan adaleti dünyaya öğretmişlerdir.

Meselâ; dillere destan olan, Fatih Sultan Mehmet Han ile Rum (Hıristiyan) mimar İpsilanti Efendi arasında geçen dava çok manidardır. Bizim için unutulmaz bir iftihar tablosu ve aynı zamanda bir ibret levhasıdır.

Anlatıldığına göre Fatih, verdiği emre uygun iş yapmayan Rum mimarı ipsilanti’nin kolunu kestirmiş, mimar da İstanbul kadısı Hızır Çelebi’ye Fatih’i şikâyet etmiştir.

Davanın görüleceği gün kadı mahkeme salonuna girip yerine oturmuş. Genel usule göre davalı ve davacının ayakta ifade vermeleri gerektiği halde Fatih’in ayağa kalkmadığını görünce Fatihe hitaben “ifade verecek ve davacıyla yüzleştirileceksin, ayağa kalk” hatırlatmasını yapmış. Fatih de hiç itiraz etmeden hemen ayağa kalkmıştır.

Sonunda kadı, her iki tarafın ifadelerini dinledikten sonra davayı “ileri bir tarihe atmadan” hemen Fatihi suçlu, Rum (Hıristiyan) mimarı da suçsuz bulmuş ve ”kısas” ayetini okuyarak Fatih’in kolunun aynı şekilde kesilmesine karar vermiştir.

Orada bulunanlar dehşete düşmüşler, bizzat Fatih tarafından Kadılık makamına getirilen kadı Hızır Çelebi’nin bu kararına hayret etmişler, Fatih ise boyun bükmüş, hükme razı olmuştur.

Hiç beklenmeyen böyle bir karar karşısında Rum mimarın heyecandan eli ayağı titremeye başlamış, biraz sonra kendini toparlayınca da şaşkınlık içinde davasından vazgeçtiğini, bu cezaya karşılık diyeti (cezanın paraya çevrilmesini) kabul ettiğini söylemiştir. Bunun üzerine Kadı, kısas hükmünü diyete (paraya) çevirmiş, çağ açıp çağ kapatan Osmanlı padişahı İstanbul Fatih’i de kendi şahsî parasından diyeti ödeyerek kolunun kesilmesinden kurtulmuştur.

Böyle bir adalet karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Rum mimar da, “dünyada böyle bir adaletin benzeri yoktur” diyerek Müslüman olmuştur.
* * *
Şimdi de biz düşünüyoruz: acaba bugün bizler,
* Hz. Abbas veya Rum mimar gibi insanların mı?
* Yoksa Hz. Ömer ve Fatih gibi yöneticilerin mi?
* Veya Hz. Şüreyh ve Hızır Çelebi gibi kadıların, hâkimlerin mi?
* Yahut tümünün birden yokluğunu veya kıtlığını mı yaşıyoruz?

Oysa Yüce Allah açıkça buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah hakkı için, her daim adalet ve hakkaniyet sahibi olun”(Maide; 8).“Kendinizin, ana-babanızın veya akrabanızın aleyhine de olsa; bütün samimiyetinizle adaletten şaşmayın.” (Nisâ; 135).

Bugün, şu gelişmiş hayatımızın modern adliye saraylarında yerleştirdiğimiz nice mahkeme türlerimiz vardır:
* Adlî yargı mahkemelerimiz vardır.
* İdarî yargı mahkemelerimiz vardır.
* Askerî yargı mahkemelerimiz vardır.
* Bir de Yargıtay, Danıştay ve Anayasa mahkemeleri gibi yüksek mahkeme türlerimiz vardır.

Bizim, adliye binaları yapma ve değişik alanlarda mahkemeler kurma konusunda pek bir sıkıntımız yoktur. Fakat her nedense ülkemizde adaleti gerçekleştirme konusunda önemli bir sıkıntımız olduğu açık seçik görülüyor.

Meselâ; mahkeme önlerinde sıra bekleyenlerin çokluğu ve bir davanın yıllarca sürmesi, bunu açıkça bize ifade etmiyor mu?

Bizim neyimiz eksik?
* Yeterince hâkimlerimiz var.
* Yeterince savcılarımız var.
* Saraylar gibi adliye binalarımız vardır.

Fakat her nedense halkın adaletten şikâyetleri bir türlü bitmiyor. Acaba neden? Hiç düşündük mü?

İnsanın başını döndürecek geniş adliye binalarımız, bizi hayretlere düşürecek mahkeme türlerimiz var, fakat bir türlü adalet kavramını yerli yerince oturtabildiğimiz söylenemiyor. Acaba neden?

Hemen her ilimizde sadece adlî bölümlerle ilgili sayısız mahkeme türlerimiz vardır:
* Asliye hukuk mahkemeleri vardır.
* Sulh hukuk mahkemeleri vardır.
* Uzmanlık mahkemeleri vardır.
* Aile mahkemeleri vardır.
* Ticaret mahkemeleri vardır.
* Tüketici mahkemeleri vardır.
* İş mahkemeleri vardır.
* İcra mahkemeleri vardır.
* Kadastro mahkemeleri vardır.
* Bütün bunlarla birlikte asliye ceza ve ağır ceza mahkemeleri de vardır.

Bunlara rağmen hâlâ adaletten şikâyetler devam ediyorsa; şayet toplumda hâlâ suç işleme oranı azalmıyorsa; durup düşünmemiz ve “acaba biz nerede hata yapıyoruz” dememiz gerekmez mi?

* Her günkü haber programlarımız cinayet haberlerine dönüşüyorsa,
* Akan gözyaşları bir türlü dinmiyorsa,
* Azrail gibi ortalığı kasıp kavuran trafik canavarlarına “dur” denemiyorsa,
* Toplumdaki kadına, çocuğa, hayvana şiddet görüntüleri engellenemiyorsa,
* Bir hiç uğruna insanlar arasında silahlar çekiliyor, kanlar akıtılıyorsa,
* Hırsızlık, kapkaççılık gibi suçlara ciddi bir yaptırım getirilemiyor, hatta bunlara bir ceza bile verilemiyorsa,
* Evde, sokakta insanlar kendilerini güvende hissedemiyorsa,
* Kanun, hak, hukuk tanımazlar külhanbeyce sokaklarda etrafa korku saçıyorsa,
* Ahlâksızların her yaptıkları yanlarında kâr kalıyorsa,
* Hatta kan akıtanların, cana kast edenlerin hayatları ve güvenleri cezaevlerinde teminat altına alınıyor ve onlara “cana can, göze göz, dişe diş”(Maide; 45) cezası verilemiyorsa;

O halde adalet sistemimizde bir sorun var, bir çürük var dememiz gerekmez mi?

Dillere destan olan Hz. Ömerlerin, Kanunî sıfatıyla anılan Muhteşem Süleymanların, Fatihlerin adaleti nerede kaldı, dememiz gerekmez mi?

Bugünkü teknik imkânları bulunmadığı halde adaletleriyle üç kıtaya hükmeden o şanlı ecdadımızın “adalet sistemlerine ne oldu” dememiz gerekmez mi?

Mahkeme türlerini ve hâkim sayılarını çoğaltmak yerine adalet kavramını sağlam temellere oturtmamız gerekmez mi?

Efendiler!
Şu kadar mahkememiz, şu kadar hâkimimiz olduğu halde, hemen her yasama döneminde “yargı reformu yapılıyor” diyerek yeni reformlar yapıldığı ve yeni yasalar çıkarıldığı halde, mağdur vatandaşlar çıkıp “Allah razı olsun. Mahkememiz çok iyi çalışıyor. Adalet yerini buluyor” diyemiyor, adalete güvenmiyorsa; yolumuz yol değil demektir. Yasalarımız ve adalet sistemimiz de yeterli değil demektir. Çünkü yaşayarak biliyoruz ki; adaletin olmadığı yerde diğer bütün araçlar zulme dönüşüyor.

Hiç unutmayalım; halkın gücü hafife alınamaz, alınmamalıdır. Şayet birileri haklı olarak adaletten ümidini kesiyor, “ülkemizde adalet kalmamış” diyebiliyor ve halkı buna inandırıyorsa; artık iş işten geçmiş demektir. Ondan sonra hâkimler ağızlarıyla kuş tutsalar bile o toplumda adalete güveni sağlayamazlar.

Bunun için;
* Halkın gücü her zaman dikkate alınmalı,
* Halkı zulümden korumalı,
* Böylece de halkı ikna edecek sağlam âdil icraatlara ağırlık verilmelidir.

Aksi halde hiç kimse boşuna; “adalet mülkün temelidir” ve “geciken adalet, adalet değildir”gibi kuru sloganlarla nutuklar atmaya kalkışmasın.

Zira halka açık yerlerde; basında, yayında veya özel mahfillerde ahkâm kesmekle, yasa tartışmaları yapmakla sonuç alınamıyor.

Açık oturumlarda bilgiçlik taslamakla, tartışmalar yapmakla ve hatta kavga etmekle haklar yerini bulmuyor.

Hatta “adalet yerini bulsun, isterse yer yerinden oynasın” gibi büyük sözler söylemekle de sorunlar çözülmüyor. Engeller ortadan kalkmıyor.

* Çünkü herkes nutuklara değil, icraata bakıyor.
* Mahkemelik bir işi olduğu zaman, en kısa zamanda hakkının kendisine geri verilip verilmediğine bakıyor.
* Mahkeme kararıyla hakkının gasp edilip edilmediğine bakıyor.
* Mahkeme kararlarında kayırma olup olmadığına bakıyor.

Hakkı gasp edilen bir mağduru nutuklarla ikna etmek mümkün değildir. Zira ateş düştüğü yeri yakıyor. Adaletsizlikten canı yanan, malı gasp edilen kimse de elbette “yerini bulmayan adaletten” şikâyetçi oluyor.

Bu ümmetin, bu milletin şaşmaz adaletle yaşadığı parlak dönemlerinde bir dava ile ilgili mahkeme kararları tek celsede verilirken bugün, en basit davanın karara bağlanması yıllar sürüyor. Acaba neden?

Bir zamanlar, görülecek dava bekleyen hâkimler makamlarında boş otururken, bugün aylarca hatta yıllarca, mahkeme sırası gözleyen yüz binlerce belki de milyonlarca davalı ve davacı kuyruklarda bekliyor. Acaba neden?

Her türlü iletişim imkânlarının bulunduğu şu zamanda karar verebilmek için ilgili delilleri toplamak, eskisinden daha mı zor oluyor? Daha mı çok vakit alıyor?

Bu durumda “geciken adalet, adalet değildir” çerçevelik slogana kim değer verebilir?

Hiç unutmayalım; adalet, parlak nutuklarla değil, yeri geldiğinde şaşmaz icraatlarla gerçekleşebilir. Bu icraatlar ancak yerleştiği zaman adalet “mülkün temeli” olur. Aksi halde her mülk yıkılmaya mahkûm olur.

Bugün istisnasız her insan, mahkemelere düştüğü zaman samimiyetle “adalet yerini bulsun” istiyor. Fakat icraatları görünce ümidi kesiliyorsa; ne yapabilir?

Bunun için sormak gerekmez mi? Bugün meselâ bir “Sulh Hukuk Mahkemesinde” tek celsede karara bağlanabilecek basit bir davanın mahkeme tarafından gönderilen ilk ihbarnamesinde açıkça “dosyanız için belirtilen tahminî bitiş süresi; 450 gündür”deniyorsa; bundan nasıl bir adalet beklenebilir? Bunun bir izahı var mıdır?

Bir davanın yıllar ve hatta ömürler çürütebileceği böyle bir adalet sisteminin sağlam bir sistem olduğunu kim söyleyebilir?

Rahmetli Abdurrahim Karakoç, bu konudaki şikâyetini ne de güzel ifade etmişti?

“Gene tehir etme üç ay öteye
Bu dava dedemden kaldı hâkim bey.
Otuz yıl da babam düştü ardına
Siz sağ olun, o da öldü hâkim bey.

Eğer diyeceksen: “bana ne, öl git!”
Oğlumun bir oğlu oldu hâkim bey” demişti.

Şu halde bu sistemde sorun kimde? Hâkimlerde, savcılarda mı yoksa yasalarda mı bir sorun var?

Elbette ki bu, ilgili uzmanların, hukukçuların ya da yasama, yürütme görevini yürüten kurumların işidir.

Ancak şu var ki; yasalar, herkese eşit ve kesin hükümler içermeli değil mi? Bir kanun maddesi, her hukukçu tarafından aynı şekilde anlaşılmalı ve yorumlanmalı değil mi?

Bir kanun maddesinin bir hâkime göre başka, diğerine göre de bir başka şekilde yorumlanması, çok garip gelmiyor mu?

Suçlara verilecek cezalar da net olmalı değil mi?

Şayet işlenen bir suç için bir hâkim, suçluyu mahkûm edip cezaevine gönderirken diğer bir hâkim ona tahliye veya beraat kararı verebiliyorsa yahut benzeri pek çok suçlar için “adlî kontrol şartıyla” diyerek suçlular serbest bırakılıyorsa; bu işin temelinde bir sorun olduğu sezilmiyor mu? Bu sorunun da âcilen çözülmesi gerekmiyor mu?

Bir hâkimin, diğerlerinden farklı olarak “bu kanun maddesini ben böyle anlıyorum”ya da “ben böyle yorumluyorum. Kimse karışamaz” deme keyfiliğinden bu hukuk sistemini kurtarıp, kanun maddelerinde net ve açık ifadeler kullanmak gerekmiyor mu?

Hele bazı yetkililerin, “hâkim ve savcıların takdir yetkileri genişletilecek” ifadelerinden neyi anlamamız gerekiyor? Lütfen bunu bir anlatabilen var mı?

Yani hâkimin, haklıyı haksız yahut haksızı haklı gösterebilecek takdir yetkisi olsun mu demek isteniyor? Zaten şikâyetlere bakılırsa, bugün çoğunlukla aynı noktada değil miyiz? Acaba daha fazlası mı isteniyor?

Diğer taraftan, hepimiz “hâkim, adaletle karar vermelidir” diye temenni ediyoruz. Fakat hâkim de bir insandır. O da bir şekilde bilerek ya da bilmeyerek hata edebilir. Hatta nefsine uyup kasıtlı olarak özellikle birini kayırmak isteyebilir. Yani kendi düşünce âlemine göre takdir yetkisini kullanarak o da suç işleyebilir.

Peki, “mülkün temeli”olan adalet gibi bir konunun tecellisi, yalnız bir insanın özel takdirine, bir hâkimin keyfine bırakılabilir mi? Bırakılırsa; bu adalet nasıl bir adalet olur? Bu adalet nasıl ve hangi “mülkün temeli” olabilir?

Kaldı ki hiçbir hâkim,
* “Lâ yüs’el” yani sorumsuz ve denetimsiz olmamalıdır.
* “Ben yaptım oldu” rahatlığıyla karar vermemelidir.
* Kararlarının da bir denetime, bir eleştiriye tabi tutulacağını, yanlış karar verdiği takdirde ağır bir şekilde onun hesabını vereceğini bilmeli ve sonuçtaki sorumluluğunu yüklenmelidir.

Kaldı ki; ülkemizde kararlara itiraz mercileri de ayrı bir sorundur. Bugün Yargıtay, Danıştay, Anayasa gibi yüksek mahkemelerde yahut temyiz mahkemelerinde incelenme sırasını bekleyen yüz binlerce dosya, tozlu raflarda dururken adalet ne zaman ve nasıl sağlanabilir? Hiç düşündük mü?

Hâlbuki biz çok iyi biliyoruz ki; hukuk davalarının karara bağlanma süreci, nesiller boyunca devam ediyorsa; orada adaletten söz etmek mümkün değildir.

Şu halde aziz dostlar!
* Şayet Hz. Ömer’lerin (r.a), Fatih’lerin, Kanunî’lerin ve onların izinden gidenlerin adaletini kendi toplumumuzda görmek ve adaleti “mülkün temeli” yapmak istiyorsak;
* Yolda bulunan herhangi bir mal için “bu benim değildir, alırsam haram olur” diye ona el uzatılmaması erdemliliğini yaşatmak istiyorsak;
* Evlere girip hırsızlık yapmak bir yana, yol kenarındaki bahçeden sarkan meyveyi bile sahibinden habersiz almanın bir hırsızlık kadar kötü olduğu anlayışını yaşatmak istiyorsak;
* Evlerimize çelik kapılar ya da pencerelerimize demir engeller taktırmadan hatta evimizin, bahçemizin kapısını kapatma ihtiyacını bile duymadan, rahatlıkla, güvenle evimizde uyuyabilmeyi ve yaşayabilmeyi arzu ediyorsak;
* Mahkemelerimizde hâkimin vereceği karara içtenlikle güvenmek istiyorsak;

Bunun için tek çıkar yolumuz vardır: O da aslımıza dönmektir. Yani;
* Parlak sloganlar üretmeyi, kişisel menfaat peşinde koşmayı bir tarafa iterek, “Adalet mülkün temelidir” kavramına göre adaleti yaşatıp büyütmek, suçu ve suçluları da küçültmektir.
* Hz. Ömer’in dediği gibi; “adaletten şaşarsam; beni kılıçlarıyla düzeltecek çevrem var” diye Allah’a şükredecek hâkimler ve o hâkimlere inanıp güvenen bir halk yetiştirmektir.
* Kısaca tek çıkar yol; kim ne derse desin; adalet sisteminde de yüce Allah’ın bize önerdiği yoldan şaşmamaktır.

Bunu gerçekleştirebilirsek, işte o zaman yaşayarak göreceğiz ki;
* Bu kadar çok sayıda mahkemeye gerek olmayacak,
* Bu kadar çok sayıda hâkime, savcıya ihtiyaç olmayacak,
* Bugün işitilen adaletsizlik feryatları azalacak,
* Mağdur ve mazlum gönüller rahatlayacak,
* Böylece “Mülkün temeli” de sağlam olacaktır.

Çünkü hiç kimse, eğitim ve öğretim düzeyi, kültürü, zekâsı ve yeteneği ne kadar yüksek olursa olsun, yüce Allah’tan daha insaflı, daha merhametli olamaz. Daha adaletli olamaz. İşlenen suçların cezasını yüce Allah’tan daha iyi takdir edemez.

23.11.2020



186 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Üyelik Girişi
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar9.27929.3164
Euro10.803310.8465